Bu yazıya kaç defa başladım, kaç defa sildim tekrar yazdım bilmiyorum. Hatta ses kaydı alıp kendimi dinleyerek kağıda döktüm yine olmadı. Sonra dedim ki vardır bir sebebi, anlamaya niyet edelim.
Üstünden birkaç saat geçti geçmedi yanıtım içsel olarak geldi.
Bugün size kontrolden bahsedeceğim. Hayatımızı kontrol edebilir miyiz. Hayatımızdaki insanları, olayları, duyguları, durumları kontrol altına alabilir miyiz. Biraz farklı bir şekilde bugün yaşadıklarım üzerinden, kendim hakkında yazacağım. Umarım sizin için ilham olur.
İki gün önce çok sevdiğim bir kişiden kontrolcü yönümün rahatsız edici olduğuna dair bir mesaj geldi, oldukça azaldı ama hala kontrol etmeye çalışıyorsun şeklinde bir mesaj. Bu arada öncesinde pozitif bir sürü nitelikle birlikte, ama tabi ben kontrole takıldım ve dedim ki, doğru yöndeyim, hala yapacaklarım var demek ki, neyi kontrol ediyorsam bırakmaya niyet ediyorum.
Bugün sabahtan kabul ile ilgili bir podcast yapmaya çalıştım. Bir podcast kaydı, eğer önceden yazmışsam 30 dk kadar sürüyor. Bu sefer birkaç saatimi aldı ve her seferinde aynı yerde öksürük, sonra dışarıdan gelen sesler şeklinde bölündü ve bir çok defa tekrar başlamak zorunda kaldım. Anlamsız yere gelen öksürüklere dikkat edin. Orada bir şeye direniyorsunuz demektir.
Podcast’in konusu kabul etmek, ve üst üste tıkandığım yer neden kabul etmekte zorlandığımız bölümü. Eşzamanlılıklara bayılıyorum. Neye ihtiyacımız varsa tam da o veya böyle şekillerde önümüze geliyor, tek ihtiyacımız dikkat etmek ve bize verilen göstergeleri okumak.
Fark ettiğimde ben neyi kabul etmekte zorlanıyorum görmeye niyet ettim. Birkaç saat sonrası da oturup kontrol etme üzerine yazı yazmaya başladım. Ve vala.
Kontrol Etme Çabası
İnsanoğlu her gün hayatını, başkalarının hayatını, dünyayı, ve hatta evreni kontrol etme çabasıyla uğraşıyor. Her şeyi kontrol etmeye çalışıyoruz, ama her şeyi. Hayatımızda neler olacağını, olmayacağını, çevremizdeki her şeyi, insanları, parayı, sağlığımızı, hatta sevgiyi bile.
Neden kontrol etmek isteriz hayatı, hiç düşündünüz mü? Temelde sebebi korku.
Ne korkusu olduğunun önemi yok, sağlığım kötüleşirse korkusu, başarısızlık korkusu, ölüm korkusu, yalnızlık korkusu, hepsi aynı sonuca çıkıyor. Zihnimiz, korktuğumuz şeyden ancak olmasını engelleyerek kurtulacağımızı sanır. Engellemek için de ne yapmamız gerektiğini sıralar. Biz de karşılaşmamak için aklımıza gelen senaryolar için sözde önlemler alırız ve sanırız ki aldığımız önlemlerle korkumuzu uzaklaştırabiliriz ve hayatımızı, geleceğimizi kontrol edebiliriz.
Korkumuz arttıkça aldığımız önlemler giderek artar, katılaşır. Alanımızı daraltmaya başlarız, kontrol edebildiğimiz yere kadar daraltırız. Etrafına da görünmez duvarlar öreriz, bizi korusun diye. Çünkü alanımız ne kadar geniş olursa o kadar kontrol edemeyeceğimizi düşünürüz. Bazen bu duvarlar görünür olur, kilo olarak. Kendimizi kendi yarattığımız hapishanenin içinde esir buluruz. Korkularımızdan kaçalım derken özgürlüğümüzü kendimiz ellerimizle kontrol duygusunun, zihnin ellerine teslim ederiz.
Gerçekten Kontrol mü Ediyoruz?
Kontrol etmeye çalışırken unuttuğumuz bir şey var. Biz ne hissedersek o frekansta titreşiyoruz. Yani korktuğumuz neyse o frekansta. Ve korku arttıkça frekansımız da artar ve hayatımıza hep korkacağımız şeyler çekilmeye başlar. Yani ne kadar korkarsak o kadar kontrol etmeye çalışırız ve o kadar korktuğumuz şey neyse başımıza gelir.
Bu evrenin bir kanunu. Sizin frekansınız neyse kendinize onu çekersiniz, korkuysa korkuyu, sevgiyse sevgiyi.
“Bu ikilemin üstesinden gelmeye, tutarsızlık ile başa çıkmaya, kaosu evcilleştirmeye, bilinemezi bilinir kılmaya ve serbestçe dolaşmaya zincir vurmaya çalışmak gibi eylemlerin hepsi, sevginin ölüm ilanıdır.”
Zygmunt Bauman
Güvenmek ve Akışta Olmak
Şüpheyi giderecek, zihni susturacak ve korkuyu sağaltacak bir tek anahtar var güven.
Temel anlamda evrene, yaradana güven. Olan, olmayan her şeyin bir sebebi olduğunu bilmek, zihinle anlamaya çalışmadan her şeyde bir hayır olduğuna inanmak. Evrenin bir matematiği var, ve biz ne yaparsak yapalım o matematiğe müdahale edemiyoruz. Ettiğimizi sanıyoruz sadece. Evren aslında öyle güzel bir şekilde akıyor ki, tek yapmamız gereken kendimizi güvenle akışa bırakmak.
Saldım çayıra demiyorum, kesinlikle. Saldım çayıra modeli kendini akışa bırakmak değildir. Akıştayım bahanesiyle tembellik yapmaktır. Akışta olmak, gereken ne varsa yapmayı, sonrasında da sonuç ne olursa olsun doğru şeyin gerçekleşeceğini bilerek ve güvenerek korkuyu bırakmaktır.
Görev, rüzgarı kontrol etmek değil, geminin hareketlerini rotasında kalması için yönlendirmektir.
Michael Hinz
Benim hikayemde durum şu. Emekli olduğumdan beri yaşam koçluğu yapıyorum. Başarısız olma, para kazanamama, danışanlarımın olmaması, danışanlarımın benim için ne düşündükleri… korkularım su yüzüne çıktı. Ve ben içinde bulunduğum durumu kontrol etmeye çalışıyorum.
Biliyorum ki yaşam bizim merkezimizden bize göre hizalanır. O zaman olanın, olmayanın, olamayanın içindeki güzelliği, hayırı görmeye ve güvenle, akışta olmaya niyet ediyorum.
Sevgiyle kalın…
